Türkiye'de despotik yöntemle çalışan AKP hükümeti dışarda rezil oluyor

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Tim Sebastian'ın karşısında sorulara karşı köşeye sıkışmış kedi gibi hareket etmesi dikkatlerden kaçmadı.
TR724'ten Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman Conflict Zone programında Gazeteci Tim Sebastian'ın soruları karşısında zor anlar yaşayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nu yazdı. 


TR724'te 'İçeride despot olmak dışarıda rezil olmaya engel değil' başlıklı yazının devamı şöyle devam ediyor;


Gazetecinin önünde kıvranıyor. Kim araya girip de o randevuyu ayarladıysa, Almanya’dan geri dönmesin Türkiye’ye. O derece yani. Karşısındaki deneyimli gazeteci, ısrarla sorularını soruyor. Dış güçlerden şikâyetçi Türkiye rejimi, işte “dış güçlerin” televizyonunda terliyor. Mevlüt Bey salto halinde akın-akın akan soruların şaşkınlığını üzerinden atmaya çalıştıkça, usta gazeteci ve sunucu Tim Sebastian’ın eline daha fazla düşüyor. İşin kötüsü, o da bu durumun farkında.



Türkiye’de boş bakan kalabalıklar önünde hitabetin şehvetine kapılıp “Ey Avrupa!”, “Ey Hollanda!”, “Ey Almanya!”, “Ey Amerika!”, “Ey AB!” diye başlayan ve arkasından NAZİ, ırkçı, faşist gibi hakaretlerle tek başına kavga etme “becerisini” gösteren ve sonra da muzaffer bir edayla bu “fırçanın” kalabalıklar arasında yayılan hipnozunu ve transını büyük bir zevkle izleyenlerin, hayatın gerçeklerinin duvarına çarpma anındaki idrakin acısı bu yaşanan. Ama çok geç artık. Kameralar orada. Spotların ısısını yüzünde hissediyor, gözlerini kamaştıran ışıkların ve boğazını sıkan pahalı gömleğin baskısıyla, karşısındaki soru soran ve hazırlıklı olduğu belli olan yaşlıca adamın ısrarla sorularını yinelemesi, canını sıkıyor.

Oysa Türkiye’de öyle mi?

Soruların sadece önceden verildiği de değil, sorulacak soruların önceden soruları soracak olana gönderildiği, parası önceden ödenerek sipariş edilen bir mal gibi adrese teslim edilen sorulara, önceden üzerinde ekip halinde çalışılmış yanıtların verildiği müsamere “röportajların” rahatlığı yok tabii Düsseldorf’taki ortamda. Kurusıkı retoriğin, hasmane diskurun, kutuplaştırıcı ve manipüle edici belagatin, “Türk’e Türk propagandası” bağlamı dilin cümlesi cümlesine, hatta kelimesi kelimesine not edildiğinin farkında mı değillerdi yoksa? Silah almak veya kredi borcu geri ödemelerinin zamanlamasının pazarlığını yapmak isterken dükkânına gelen turiste halı satmak için köpüklü orta şeker Türk kahvesi ısmarlayan halı tüccarı edasında olan, ama ülkesindeki her türlü sıkıntının faturasını “dış güçlere” kesen muhteris, ama kabiliyetsiz, aynı zamanda da tutarsız ve irrasyonel bir yönetici sınıfı, algılar üzerine kurduğu yalan dünyanın Türkiye dışında var olamadığını acaba göremedi mi? Açıkçası bunca fecaate karşın hala bir Batı televizyonuna uzun ve açık mülakat için çıkmak, aldığı riski hesaplamaktan aciz birinin veya birilerinin alıkça cesareti gibi geldi bana.

Can alıcı bölümlerde birinde Sebastian Türkiye’nin AB demokrasisi hakkında yakındığını, ama Birleşmiş Milletler’in Türkiye’ye ülkede yüz binlerce insanın haklarının ihlal edildiğini, bunun ikiyüzlülük olduğunu söylüyor. Mevlüt Bey buna aralarında atışan çocuklara özgü bir refleksle “bu sizin ikiyüzlülüğünüz” yanıtını veriyor – gerçekten acınılacak bir an. Çünkü Sebastian kendisine teslim edilen altın fırsatı kaçırmıyor ve yanıtı bastırıyor: “Birleşmiş Milletler mi ikiyüzlü?”.

Röportajın ilerleyen bölümlerinde Türkiye’nin AB ile ilişkilerin düştüğü seviyeye dair bir diyalog yaşanıyor. Tecrübeli gazeteci, Türk dışişleri bakanına Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından sarf edilen bir cümleyi anımsatıyor. Ne demişti Erdoğan? “Böyle yapmaya devam ederseniz, bundan böyle dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, hiçbir Batlı güvenle, huzurla sokağa adım atamaz!”. Sebastian bunun açık bir tehdit olduğunu Türk bakanın yüzüne vuruyor. Mevlüt Bey hala ısrarla Türkiye’nin hiç kimseyi tehdit etmediğini söylemeye çalışıyor, ama debelendikçe batıyor. “Hayır, bu bir tehdit değildir!” diyor. Yaşlı gazeteci karşısındakinin yanıtına şaşırarak: “Nasıl tehdit değil!” diyor. Bakan ısrarla Erdoğan’ın aslında Avrupa’yı uyardığını söylüyor.

“Siz ülkelerinizde böyle suçlulara ne yapıyorsunuz?”

223 bin insanın 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası tutuklanması konusunu Türkiye’nin son AB raporundaki insan hakları ve demokrasi meselelerinin bir örneği olarak dile getirdiğinde, Mevlüt Bey bunun doğru olmadığını, bu tutuklanan insanların banka soyguncuları, cinayet işleyen katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu tacirleri olduğunu söylüyor. Evet, utanmada had var mı yok mu, bu konuda fazla bir şey söylemeye gerçekten gerek yok. “Siz ülkelerinizde böyle suçlulara ne yapıyorsunuz?” diye soruyor. Belli ki sunucuyu tüm Avrupa’yı – hayır düzeltiyorum tüm Batı’yı – temsil eden gazeteci gibi algılıyor. Ama bu İslamcı bir politikacının dünyaya bakışını sembolize etmesi dışında fazlaca öneme sahip değil. Aynı kişi Avrupa Konseyine bir dönem başkanlık etmiş biri olmak bağlamında düşündürücü bir ötekileştirme ifadesi olsa da! Usta gazeteci, bakanın pişkinliği ve ucuz manipülasyon retoriği karşısında, “Dünya bu söylediklerinize inanmıyor!” demekten kendisini alı koymuyor. Bilginin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Temsilcisi’nin paylaştığı bir veri olduğunu yineleyerek noktayı koyuyor. Türkiye, evet, dünyanın önünde insan haklarını yerle bir etmiş, hukukun yanından bile geçmediği, keyfi uygulamaların anayasa ve yasaların üzerinde olduğu bir üçüncü sınıf muz cumhuriyeti olarak yerden yere vuruluyor. Türkiye’deki kalabalıklar Ertuğrul dizisi izleyip cümbür cemaat televizyona döner bıçağı sallarken, dışarıda, küreselleşen dünyada herkes olanı-biteni görüyor. Bir trafik kazasının yanından geçerken yavaşlayıp, dehşetle olanları izleyen, birkaç saniye sonra ise kendi olağan hayatına devam eden insanlar gibi, Türkiye tek başına, kendi yalnızlığında, ama bunun farkında bile olmadan yavaş-yavaş batıyor.

Bakan sonunda ağzındaki baklayı çıkartmaya karar verdi. Nihayet Türkiye’de her kapıyı açan (buna en başta iktidar dâhil!) sihirli kelimeyi söylüyor ve o tutukluların “FETÖ” üyesi “teröristler” olduğunu söylüyor. Gazeteci bakanın Fethullah Gülen’in cemaatini mi kast ettiğini soruyor ve ekliyor “bunu siz iddia ediyorsunuz ama dünya bunu böyle görmüyor!”. Bir darbe daha. Bir ülkede hukuk değil de rejim egemen olursa ve sen bir devlet görevlisiysen, en iyisi ülkenin dışında hiç basının karşısına çıkma! Sanırım bu röportajın Mevlüt Bey için en didaktik mesajı bu olsa gerek!

Düşündürücü olan bir başka gerçek de şu: içeride despot olmak, dışarıda rezil olmaya engel olamıyor!
Yükleniyor...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ