Türkiye’de Ümit Horzum, Fransa’da Theo

Serbestiyet yazarı Alper Görmüş 15 Temmuz'dan sonra ilan edilen OHAL sürecinde kaçırılan ve kendisinden 133 gün haber alınamayan Ümit Horzum'un eşi Aynur Horzum'un feryadını köşesine aktardı.
Alper Görmüş/ Serbestiyet

Türkiye’deki varlığı iki yıla yaklaşan OHAL’in meşruiyetini ‘Fransa’da da uzun sürdü’ argümanına dayandıran siyasetçiler gayet iyi biliyorlar ki, ortada isim benzerliğinden başka bir şey yok. Çünkü Fransa’da toplumu, medyayı ve yargıyı hesaba katmak zorunda olan bir devlet var. İki OHAL arasında nasıl bir fark olduğunu anlayabilmek için, Türkiye’de Ümit Horzum’un başına gelenlerle Fransa’da Theo’nun başına gelenleri kıyaslamak yeter.

Eşim aleyhindeki hukuki süreçlere saygım var. Ama, yetkililere sesleniyorum, eşimi kaçıran ve 133 gündür alıkoyan failleri de bulun...”


Eşi Ümit Horzum’un dört ayı aşkın bir süre önce kaçırıldığına ve o gün bugündür işkence altında alıkonulduğuna inanan iki çocuk annesi Aynur Horzum, Ankara Emniyeti’nden gelen ‘Eşiniz bizde, gözaltında’ açıklamasının ardından, yetkililere işte böyle seslendi.

Dört aylık bir azabın ardından eşiyle ilgili, ‘şayet suçluysa cezasına razıyım’ diyerek yasalara saygısını ifade eden bir kadının, hemen ardından dile getirdiği “eşimi kaçıran ve 133 gündür alıkoyan failleri de bulun...” talebine bigâne kalacak bir devletin ‘hukuk devleti’ olma iddiasını sürdürmesi hayli zor. (Ümit Horzum, Gülen Cemaati’ne bağlı okullarda idarecilik yapmış, başka görevlerde de bulunmuş biri. Adı Emniyet’teki ‘mahrem imamlar’ listesinde yer alıyor ve muhtemelen bu dosyadan yargılanacak.)

Devletinden, “Eşimi kaçıran ve 133 gündür alıkoyan failleri bulun” diye talepte bulunan bir yurttaşına devletin, “Eşiniz ciddi bir suç isnadıyla karşı karşıya ve onu yargılayacağız” deme hakkı var elbette, fakat ondan önce “Eşinizi kaçıran ve 133 gündür alıkoyan failleri mutlaka bulacağız” demesi gerekir, aksi takdirde yargılama fiili ağır bir meşruiyet kaybına uğrar.

Aynur Horzum, “Hukuki süreçlere saygım var” diyerek devletin hakkını teslim ediyor. Şimdi devlet bu hakkı meşruiyet kaybına uğramadan kullanmak istiyorsa bu işin peşine düşmeli ve failleri mutlaka açığa çıkarmalı.

Peki, devletin şu âna kadarki performansı bu konuda ümitli olmamızı sağlayacak bir vasıfta mı? Ümit Horzum’un koybolma (kaybedilme) hikâyesine ve eşi Aynur Horzum’un dört ay süren ‘arama-kurtarma’ mücadelesine baktığımızda, bu konuda ne yazık ki iyimser olamıyoruz.

İğneyle kuyu kazmak...

15 Temmuz darbesini izleyen ilk kanun hükmünde kararname ile kamudaki görevlerinden uzaklaştırılan Ümit Horzum’un ve Aynur Horzum’un hikâyesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhine uluorta konuştuğuna dair bir ihbar üzerine jandarmanın Ümit Horzum’u gözaltına almak üzere Ankara’daki evlerine gelmesiyle başlamış. Horzum o sırada memleketi Aydın’da olduğu için gözaltı işlemi gerçekleştirilememiş. Durumdan haberdar olan Ümit Horzum gizlenmeye karar vermiş ve uzunca bir süre kızının Whatsapp hesabı üzerinden ailesiyle irtibatını sürdürmüş.

Fakat aralık 2017’de irtibat kesilmiş ve Aynur Horzum eşinden bir daha da haber alamamış.

Gazeteci Amberin Zaman, Aynur Horzum’dan aldığı bilgilerle o günlere dair şu bilgileri aktarıyor:

“Tanımadığı bir adam kapısını çalıyor ve eşiyle birlikte aynı daireyi paylaştıklarını söyledikten sonra Ankara Yenimahalle A City alışveriş merkezi önünde yolu kesilerek birtakım adamlar tarafından siyah bir minibüse bindirilip kaçırıldığını iddia ediyor. ‘Bütün görüşme birkaç dakika sürdü. Adını telefonunu vermeden gitti’ diyor Aynur Horzum.

“Eşinin izini sürmeye koyulan Aynur Horzum kendisinin de sorgulandığı jandarma karakolu dahil civardaki tüm karakolları teker teker gezip eşinin kaybolduğunu bildiriyor. Sonunda cumhuriyet savcılığına başvuruyor. Ancak savcılık kayıp ihbarını kabul etmiyor.”(Diken, 15 Nisan).

İşte bundan sonrası, devletin bu korkunç hikâyeyi aydınlatmak için o kadar da hevesli olmayacağını imâ eden olaylarla dolu... Onları da Aynur Horzum’un, sesini duyurabildiği mecralarda (tabii ki bunların arasında hiçbir merkez medya organı yok) anlattıklarından özetleyelim
 
Meğer arabası bile aranmıyormuş

Aynur Horzum’un iz sürerek ulaştığı ve kuşkulu bulduğu noktalardan birkaçı şöyle:

Polis, mobese kameralarının görüntülerini izleyerek, Ümit Horzum’un kullandığı aracın en son 29 Kasım’da trafiğe çıktığını dair savcılığa bildirimde bulunmuş. Oysa Aynur Horzum Emniyet’e gittiği günlerden birinde polis bilgisayarının ekranında bu bilgiyle çelişen bir sayfa görmüş:

“Ben polisin bilgisayarının ekranında akaryakıt aldığı tarihlerle ilgili bir sayfa görmüştüm, fakat bu savcılığa gönderilen evraklar arasında yoktu. Ben ekranda akaryakıt istasyonunun adını görmüştüm, o firmanın Ankara’daki istasyonlarını gezdim, sonunda buldum ve yakıt fişini de aldım. Onu savcılığa da sundum. Fakat savcı bunu dikkate almadı.”

Fişin üzerindeki tarih, 29 Kasım’dan sonraki günleri gösteriyordu. Yani Ümit Horzum’un kullandığı araba polisin iddiasının tersine 29 Kasım’dan sonra da trafikteydi. Aynur Horzum, buradan yola çıkarak, polisin 29 Kasım’dan sonraki mobese kayıtlarını silmiş olabileceği sonucuna varıyor.

24 Mart’ta (2018) Ümit Horzum’un kullandığı araç bulunmuş. Aynur Horzum’un aramalarından haberdar olan birileri ona bilgi vermiş, o da birkaç kişiyle birlikte aracın bulunduğu yere gitmiş:

“Aracın yanına gittik, polisi çağırdık. Polis ilk etapta geldiğinde bu araçla ilgili herhangi bir çalıntı, vb. ihbarın olmadığını söyledi. Sanki basit bir kayıp araba peşindeymişiz muamelesi yaptılar bize. Biz de bunun üzerine meselenin basit bir araba kaybı olmadığını elimizdeki evrakları göstererek anlattık. Tedirgin oldular, savcıyı aradılar, araba hakkında maalesef o gün bir işlem yapılmadı. 5 saat kadar orada bekledik, fakat savcı gelmedi. Sonunda arabayı bir otoparka çektiler.”

Yani şöyle: Polis, zorla durdurulup sürücüsünün kaçırıldığı iddia edilen bir aracı birkaç ay boyunca arıyor, daha doğrusu kaçırıldığı iddia edilen kişinin yakınlarına böyle söylüyor... Fakat araç bulunduğunda ortaya çıkıyor ki, poliste bu aracın arandığına dair hiçbir kayıt yok!

 

‘Eşiniz bizde, ama...’

 

Gariplikler, nihayet dört ayın sonunda Emniyet’ten Aynur Horzum’a gelen ve eşinin açık alanda yürürken gözaltına alındığını bildiren telefondan sonra da devam etmiş. Hikâyenin bu bölümü, bundan sonrasının nasıl yönetileceği hususunda kafaların karışık olduğunu gösteriyor:

“Bugün, eşimin bulunduğunu bana bidirdiklerinde savcıya ‘Hani yurtdışına kaçmıştı eşim’ demeyi çok geçirdim içimden. Çünkü bütün bu süre içinde sürekli olarak bu gerekçeyle benim moralimi bozmaya, motivasyonumu etkilemeye çalıştılar.

“Dün gece (yani 16 Nisan’da) 23:30 civarında Ankara Emniyeti organize suçlardan aradılar. Bana söyledikleri şey, eşiniz Ümit Horzum bizde, gözaltında, merak etmeyin, avukatınız varsa sabah gelip görebilir dediler.

“Ben sorular sormak istedim ama, onlar, ‘tamam hanımefendi, bugün gözaltına alınmış işte’ diyerek geçiştirdiler. Terörle Mücadele Şube polisleri, ‘Ümitköy’de gözaltına almışlar, bize teslim ettiler’ dediler. Dediklerine göre, yolda yürürken eşimi biri ihbar etmiş. Yani çok komik bir senaryo bu.

“Bu sabah gittik, fakat avukatımızla görüştürmediler. Gerekçe olarak şubede yeteri kadar personel bulunmamasını gösterdiler. Sonra, öğleden sonra Adliye’ye götürülecek diye bir haber verildi bize. Gittik. Mübaşir, ’geldi, gelecek, salon aranıyor” falan dedi. Bir süre sonra geldi tekrar, avukata Ümit Horzum burada değil, dedi. Emniyet’te şu anda, 7 gün daha gözaltı süreci devam edecek dedi.

“Yani ne yapmaya çalıştıklarını açıkçası anlayamıyorum. Çünkü Emniyet’ten arayan kendileri, Adliye’ye geldik diyen kendileri, çıkarmayacağız diyen de, hiç gelmedik Adliye’ye diyen de onlar.”

 

Avukat da çekiliyor...

 

Aynur Horzum 20 Nisan’da twitter hesabından şu bilgiyi paylaştı: “Bugün ayrıca, eşim ile ilgili öğrendiklerimi SM’de duyurduğum için, emniyette oluşabilecek gergin ortama maruz kalmak istemeyen avukatım davadan çekildi. Ben tek başıma kalsam da hukuk içerisinde hakkımı sonuna kadar arayacağım.”

Aynur Horzum’un eşiyle ilgili öğrenip sosyal medyada paylaştığı bilgiler ve buna dair taleplerini de twitter hesabında yer alan birkaç paylaşım aracılığıyla öğrenelim:

“Eşim Ümit Bey ile alakalı iyileşmiş ağır yaraları ile birlikte vücudunda kırıklar olduğunu ayrıca kulak zarının delinmiş olduğunu öğrendim ve duyunca tarifsiz bir acı hissettim.

“Eşim gibi kimliği halen belirsiz kişilerin ellerinde 133 gün zorla alıkonulmuş ve ağır işkence gören birisine acilen tam teşekküllü bir hastanede gözetim altına alınıp psikolojik ve tıbbi tedavi verilmesi gerekmez mi?

“Üstelik eşim hakkındaki iddialar iddianameye dönüşmüş durumdadır. İddianameye dönüşen bir konuda, hukuken deliller toplanmış demektir... Tekrar 7 gün gözaltına alınması hukuken nasıl mümkün olabilir..?

“Bunlar ne kadar yasal mevzuata uygundur..? Hukukçu olmadığım için anlamaya çalışıyorum. Hukuk adına, yardıma ihtiyacım var... Lütfen yardım edin..? Doğru mu sizce..?”

 

Fransa OHAL’inde ‘Theo’nun hikâyesi

 

Türkiye’deki varlığı iki yıla yaklaşan Olağanüstü Hal rejiminin (OHAL) meşruiyetini, ‘Fransa’da da uzun sürdü’ argümanına dayandıran siyasetçiler gayet iyi biliyorlar ki, ortada isim benzerliğinden başka bir şey yok. Çünkü Fransa’da toplumu, medyayı ve yargıyı hesaba katmak zorunda olan bir devlet var. İki OHAL arasında nasıl bir fark olduğunu anlayabilmek için, Fransa’da ‘Theo’nun başına gelenlerle Türkiye’de Ümit Horzum’un başına gelenleri kıyaslamak yeterli olabilir.

Fransa’da, 2017 şubat ayının ortalarında polisin gözaltındaki bir siyah genci copla taciz ettiğinin ortaya çıkmasından sonra büyük bir infial oluştu. İnsan hakları derneklerinin medyanın büyük desteğiyle sürdürdüğü ‘Theo için adalet’ kampanyası birkaç gün içinde büyük sokak gösterilerine dönüştü. Fransız yargısı vakit geçirmeksizin polisler hakkında soruşturma başlattı. Olayın ülkenin bir numaralı gündemini oluşturmasına zamanın cumhurbaşkanı François Hollande da kayıtsız kalamadı ve Theo’yu evinde ziyaret ederek Fransa devleti adına özür diledi.

İki olay, iki devlet, iki OHAL... Biribirlerine benziyorlar mı?

 

Hürriyet manşetten verseydi?

 

Ümit Horzum, 15 Temmuz’dan sonraki kaybolma-kaybedilme vakalarının bir hesaba göre on ikincisi, bir hesaba göre on üçüncüsü (bunların tamamının Ankara’da vuku bulması da ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta).

Temmuz 2017’de Serbestiyet’te meselenin medya tarafına odaklanan bir yazı kaleme almıştım: “Medya, ‘kaybedilen insanlar’da haber değeri bulamıyor!”

O yazıda hiçbir gazetenin ve hiçbir televizyonun kayıplarla ilgili hiçbir haber yapmamasından yakınırken şöyle demiştim:

“Türkiye’de ‘Teröre ve teröriste karşı mücadele edenlerin ellerini soğutmamak’ gibi bir yaklaşım hep var oldu... Güvenlik güçlerinin ve bir ölçüde siyasetçilerin kendilerini bu yaklaşıma yakın hissetmeleri -onaylanması mümkün değil ama- anlaşılabilir bir pozisyon... Fakat aynı şey gazeteciler için hiçbir şekilde geçerli olamaz. Gazetecilerin, iktidarın canını sıkmamak için bu türden yasadışı uygulamalarla ilgili iddiaları sorgulamaktan uzak durması kesinlikle kabul edilemez. Slogan atan bir gazetecilikten, içeriksiz ve salt suçlamaya dönük haberlerden söz etmiyorum; gazetecilik sorgulamasından, iddiaların doğru olup olmadığını ortaya koyacak çabalardan söz ediyorum.”

O yazı yazıldığında Ümit Horzum henüz kaçırılmamıştı. Medya ne yazık ki, önceki örneklerde olduğu gibi Ümit Horzum kaçırıldığında da huzurunu bozmadı, sanki ülkede böyle tuhef şeyler olmuyormuş gibi davranmaya devam etti.

Son bir not: Haklarını yemeyelim, bazı internet siteleri ve internet üzerinden yayın yapan Artı TV gibi televizyonlar böyle davranmadılar, olan biteni başından beri izlediler ve kamuoyuyla paylaştılar.

Fakat bunlar, kamuoyunun geniş bir biçimde bilgilendirilmesine yetmedi. Bu vesileyle bir kez daha anladık ki, sosyal medya ve internet üzerinden yürütülen gazetecilik faaliyetleri kamuoyu yaratma açısından henüz çok işlevsel değil.

Bunu anlayabilmek için mesela Hürriyet’in haberi manşetten verdiğini, ardından da takip ettiğini tahayyül etmek yeter. O zaman her şey çok farklı olabilirdi.

Fakat dediğim gibi: Ne Hürriyet ne başka bir merkez medya organı (televizyonlar dahil) dahil oldu bu hikâyeye... Dolayısıyla bugün dahi Türkiye halkının en azından yüzde 90’ının Türkiye’de 1990’lara benzer kaçırılma olaylarının yaşandığı hakkında bilgisinin olmadığını öne sürmek hiç yanlış olmayacaktır.



 
Yükleniyor...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER İŞKENCE HABERLERİ